Çarşamba , 22 Şubat 2017

Suriye Genelinde Ateşkes ve Türkiye’nin Rotası

Suriye’de politik denklem beklenilenden daha hızlı değişiyor. Rusya’nın mutlak hakimiyetini artık herkes kabul ediyor. Rusya, gelişmenin yönünü belirleyip karara bağlıyor, geri kalanlar buna uyum sağlıyor. Halep’ten sonra Suriye’nin mutlak galibi Rusya ve İran tarafından aktif desteklenen Esad rejimi oldu. Türkiye’nin sürece dahil edilmesinin tek bir koşulu ortaya çıktı: Ankara’nın Moskova’nın talimatlarına zorunlu olarak uyması ve buna uygun adım atmasıdır. Radikal İslamcı örgütlerin Halep yenilgisi, aynı zamanda Türkiye’nin yenilgisinin tescil edilmesi anlamına geliyordu. Ortadoğu’da kaybeden Türkiye’nin ABD ve AB ile olan ilişkilerinin tarihin en kötü dönemine rastlaması nedeniyle Rusya’nın yanında görünerek kaybeden ülke konumundan çıkma çabası çok daha fazla ön plana çıktı. Bu bakımdan Erdoğan-Putin ya da Lavrov-Çavuşoğlu görüşmelerinin merkezinde Moskova’da alınan ve uygulanması gereken kararların diplomatik bir dille Türkiye’ye bildirilmesi vardır. Yansıtıldığı gibi ikili görüşmelere dayanan ortak kararlar söz konusu değildir.

Putin tarafından karara bağlanıp uygulanmaya konulan Suriye genelindeki ateşkes, Moskova-İran ikilisinin çok yönlü geliştirdiği kapsamlı bir manevradır. Suriye genelinde kararlaştırılan ateşkes; Rusya-İran-Türkiye tarafından imzalanan “Moskova Bildirisi” ruhuna uygun olarak başlatılan sürecin bir halkasıdır.

Ateşkes çağrısı radikal İslamcı örgütlere yönelik yapıldı. IŞİD, Nusra ve bunları destekleyen grupların dışında olup da Esad güçleriyle savaş halinde olan radikal İslamcı örgütlere yapılan bir çağrıdır. Rusya Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre “Suriye’deki ateşkese dahil edilmesi gereken İslamcı militan sayısı yaklaşık olarak 60.000’dir. Bunlar: Feylak el Şam: Halep, İdlip, Hama ve Humus’ta faaliyet gösteriyor, 4 bin militanı var. Ahrar’uş Şam: Halep, Şam, Deraa, İdlip, Lazkiye, Hama ve Humus’ta faaliyet gösteriyor, 16 bin militanı var. Ceyşul İslam: Halep, Şam, Deraa, Deyrizor, Lazkiye, Hama ve Humus’ta faaliyet gösteriyor, 12 bin militanı var. Suvar el Şam: Halep, İdlip ve Lazkiye’de faaliyet gösteriyor, 2 bin 500 militanı var. Ceyşul Mücahidin: Halep, İdlip ve Hama’da faaliyet gösteriyor, 8 bin militanı var. Ceyş İdlib: İdlip’te faaliyet gösteriyor, en az 6 bin militanı var. Cebhe eş Samiye (Şamiye Cephesi): Halep, İdlip ve Şam’da faaliyet gösteriyor, yaklaşık 3 bin militanı var.” Bütün bu güçlerin tamamının ateşkes anlaşmasına dahil olduğu söylenemez. IŞİD ve Nusra dışında kalan İslamcı örgütlerin sayısının yaklaşık 70 bin civarında olduğu tahmin oluyor. Bunlar Şam, Lazkiye ve Halep kırsalı, İdlip, Hama, Humus, Deraa ve Deyrizor gibi bölgelerde faaliyet yürütüyorlar. Ateşkes özellikle söz konusu bölgeleri hedefliyor.

Rusya ve İran tarafından geliştirip çok yönlü uygulanmaya başlanan ateşkes ne gibi sonuçlar doğuracaktır:

Birincisi, sahada bulunan İslamcı örgütleri teslim olmaya zorlamaktır. Halep yenilgisinden sonra önemli oranda askeri güç kaybına uğrayan ve uluslararası politik desteği kaybeden İslamcı örgütleri savaşsız kontrol altına almaktır. Böylelikle hiçbir şansları kalmayan örgütlere “yeni” bir fırsat sunma olarak yansıtılan ateşkesin özü, radikal İslamcı örgütlere teslim olmaları dışında bir alternatiflerinin bulunmadığına ikna edilmesidir.

İkincisi ise geniş bir alanı kontrol eden ve ellerinde bulundurdukları askeri olanaklarla daha uzun süre direnebilecek olan İslamcı örgütleri içte bölmektir. Bölünme özellikle sahada bulunan örgütlerin gücünü çok önemli oranda parçalar. Bunların içerisinde bir kısmı ateşkesten bir kısmı da savaşta yanan tutum aldılar. Bu ayrışma örgütler arasında iç çatışmayı da kaçınılmaz olarak körüklüyor. Sputnik’in yaptığı değerlendirmeye göre “İdlip’te Şam’ın Fethi Cephesi’nden sonra en güçlü grup olan Ahrar’uş Şam içinde bu tartışma başladı. Ahrar’ın kendi içinde ikiye ayrılarak bir kısmının Şam’ın Fethi Cephesi ile birleşmesi, birleşmeye katılmayan ve Türkiye’nin desteklediği unsurların Fırat Kalkanı Harekatı’na katılması söz konusu.” Sahada gelen haberlere bakıldığında örgütler arasındaki ayrışma tahmin edilenden çok daha hızlı gelişiyor/yayılıyor. Bu durum örgütlerin askeri gücünün parçalanmasına, bölgede kısmen var olan toplumsal güçlerinin de hızla zayıflamasına ve bölge ülkeleri tarafından verilen politik desteğin kesilmesine nesnel bir zemin hazırlamaktadır. İslamcı örgütlerin saflaşması, ateşkese uyanlar ve uymayanlar olarak şekillenecektir. Saflaşma İslamcı örgütlerin birbirlerini ihanetle suçlamasına yol açacağı derin politik ve askeri bir bunalıma yol açacaktır. Böylelikle bölünmüş gruplar arasındaki çelişkiden yararlanmaya başlayan İran ve Rusya taktik planına göre hareket eden rejim ordusunun bölgesel alanı kontrol etme gücü giderek daha fazla artıyor.

Üçüncüsü Esad rejimi, teslim olan militanları hem affediyor hem de bazılarını yeniden savaş sürecine dahil ediyor. Yeni kurulan 5. kolordunun önemli bir kısmı silah bırakmış ve bu kez tersten Esad yanında savaşa katılmak isteyen İslamcı militanlardan oluşuyor. Şam, başarılı bir şekilde uygulamaya koyduğu bu taktikle birçok bölgeyi aktif bir savaş yürütmeden kontrol atına almaya başladı.

Dördüncüsü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından terörist görülen IŞİD, Nusra ve bunları destekleyen gruplar ateşkes sürecinin dışında tutuluyor. Bunun bir başka anlamı, Suriye’de savaş sona ermeyecek, tersine çok daha merkezileşerek devam edecektir. Burada dikkate çeken önemli noktalardan biri de, cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından sıklıkla dile getirilen Nusra’nın terörist olmadığı iddiasının AKP hükümeti tarafından artık net bir şekilde terk edilmesi ve bir başka ifadeyle Moskova’nın tezinin kabul edilmesidir.

Rakka ve El-Bab savaşının merkezinde IŞİD bulunurken, İdlip savaşının merkezinde Nusra ve bölünüp savaşta ısrar eden diğer İslamcı örgütler bulunuyor. Türkiye’nin imzaladığı “Moskova Bildirisi”nde çok açık belirtildiği üzere Rusya-İran ittifakının yeni savaş merkezi, Ankara’nın son döneme kadar terörist görmeyip desteklediği Nusra’nın konumlandığı İdlip olacaktır. Türkiye, artık iradesi dışında Moskova’nın askeri ve politik taktik hamlelerine uyumlu bir çizgi izlemek dışında bir şansı olmadığına göre, Nusra’ya yönelik saldırılara aktif olarak katılmasa da sessizce izlemekle yetinecektir. İdlip’te saldırıya uğraması kesin görünen Nusra militanlarının en yakın kaçış yerinin Hatay olacağı açıktır. Türkiye’nin pozisyonu bundan sonra çok daha karmaşıklaşacaktır. Düne kadar terörist görmediği askeri ve politik destek verdiği Nusra’ya sınırları kapatıp savaşacak mı? Yoksa Moskova anlaşmasına rağmen sınırlarına açarak kucaklayacak mı? Her iki durumda da Türkiye yeni bir krizle karşı karşıya görünüyor.

Beşincisi, Rusya’nın bir başka önemli hamlesi radikal İslamcı örgütler arasında yaratmaya başladığı derin bölünme Suriye muhaliflerinin kimler olacağı sorununda da ciddi bir istikrarsızlık yaratmaktadır. Askeri sahada hiçbir etkinliği olmayan ve politik olarak sıfırlanmış Suriye Ulusal Konseyi ve Özgür Suriye Ordusu’nun askeri ve politik pozisyonudur. Bu güçlerin barış masasına oturması en çok Esad rejiminin işine yarayacaktır. Sahada askeri olarak ciddi bir etkisi olmayan ve Ankara ile Riyad koridorlarında dolaşan ağırlıklı eski Baas rejiminin bürokratlarından oluşan grubun politik ilişkilerde ciddi bir ağırlığı olmayacağı biliniyor. Bunların masada oturtulması, esasen Rusya tarafından belirlenen şartların bunlara dikte ettirilmesidir. Türkiye’nin desteklenip yönlendirdiği ve kimlerden oluştuğu belli olmayan Özgür Suriye Ordusu’nun, Ankara’nın Moskova’dan rica ederek Kazakistan’ın başkenti Astana’daki barış görüşmelerine davet edilmesinin ciddiye alınır politik bir etkisi olmayacaktır. Askeri olarak sürecin dışında olan, politik olarak bütünüyle etkisiz “ılımlı” olarak tanımlanan grupların davet edilmesi, Esad rejimini çok daha fazla güçlendirecektir.

Altıncısı, Türkiye garantör ülke olarak Suriye’deki ateşkes sürecini denetleyecek. Bir bakıma Moskova tarafından verilen göre yerine getirilecek. Garantörlük görevi Ankara’yı beklenilenden çok daha fazla sorumluluk altına soktuğu ve neredeyse sahada bulunan radikal İslamcı örgütlerin sürece dahil edilmesi sorumluluğu AKP iktidarına verildiği anlaşılıyor. Bu politik yönelim, Ankara’yı tahmin edilenden çok daha fazla sorunlarla karşı karşıya bırakacaktır. Öncelikli olarak radikal İslamcı örgütlerle hükümet arasındaki ilişkilerin düzeyini ve resmiyetini ortaya koyduğu gibi radikal İslamcı örgütlerin resmi adresi olarak Ankara’yı gösterileceği hesaba katılmamış görünüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Putin ile görüşmemizde tüm konuları ele aldık. Biz Türkiye olarak Suriye’nin ve bölgemizin barışı, huzuru, istikrarı için elimizden gelen her türlü çabayı göstermeye devam edeceğiz” dedi. Bunun bir başka anlamı şudur: Ankara’nın Esad politikasındaki değişiklik, artık sahada çok daha net olarak görülecektir. Moskova, İslamcı örgütleri denetleme garantörlüğü görevi verdiği Ankara’yı aynı zamanda Esad yönetimiyle de muhatap kılmış oldu. Ankara yönetim merkezi bundan sonra sahada ortaya çıkacak sorunları doğrudan Esad yönetimi ile görüşerek çözecektir. Artık “Katil Esad” diye bağırma dönemi sona eriyor, ittifak yapacağı Esad dönemi başlıyor. Böylelikle cumhurbaşkanı Erdoğan bu kez Esad’ın varlığını kabul ederek iradesini tanıyacak ve yanında saf tutarak Şam’da namaz kılacaktır.

Yedincisi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından “terörist” görülen örgütler ateşkes sürecine dahil olmayacak. Aynı şekilde Moskova Bildirisi’nin birinci maddesinde çok açık olarak ifade ettiği gibi IŞİD ve Nusra ile bunlara destek veren silahlı örgütler anlaşmanın dışında kalacaklar. Ortak bildirinin sekizinci maddesinde ise diğer silahlı muhalif örgütler, politik çözüm sürecinin muhatapları olacaklardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan da “BM Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütü olarak kabul edilen gruplar, tabii ki bu ateşkesin dışındadır” demiştir. Burada sorun öncelikli olarak PYD’dir. Rusya ve ABD başta olmak üzere BMGK, PYD’yi terörist bir örgüt olarak görmüyor. Her iki ülke PYD’nin askeri kolu olan YPG/YPJ ile ittifak yapıyorlar ve askeri destek sunuyorlar. PYD’nin Suriye’deki dengeleri belirlemede etkin ve yerleşik olan tek sosyal-politik güç olduğu herkes tarafından kabul görüyor. Türkiye, içte PYD’yi terörist görme propagandasına yönelirken, Rusya ile yapılan görüşmelerde PYD’ye dair herhangi bir tartışma veya karar gündeme gelmiyor. Rusya’nın PYD’yi terörist görmediği ve hatta PYD’ye Moskova’da büro açtırdığı biliniyor. Ankara BMGK’nin kararlarına uyumlu bir politika belirleyerek Nusra ve IŞİD’e terörist görmeyi Moskova bildirisinde deklare ediyor. Ama PYD için bunu başaramıyor.

Ankara, Kürtlerin Suriye’de politik bir statü elde etmemeleri için bütün koşulları kabullenmiş gibi görünüyor. Suriye’nin hakimiyeti görünen Moskova’nın her dediğinin altına imza atarak, kendisine yeni politik bir alan oluşturmaya, Kürtlerin hakimiyet alanının en azında bugünkü durumuyla sınırlandırmaya çalışıyor. Kürtlerin artan askeri gücünün politik bir güce dönüşmesini engellemenin en pratik yolunun, coğrafik bütünleşmeyi, yani merkezileşmeyi engellemekten geçtiğini düşünüyor. Yani El-Bab’dan geçtiğini düşünüyor. Düşünmek güzel ama politik gerçekler daha gerçekçidir.

Rusya ve ABD önümüzdeki süreçte PYD ile Esad adasındaki görüşmelerde Türkiye’ye garantörlük görevi verirlerse kimse şaşırmasın. Nasıl ki “Katil Esad”, “Kardeş Esad”a dönüşecekse; “Terörist PYD”nin “Komşu PYD”ye dönüşme süreci yakında başlayacaktır.

mustafapekoz65@gmail.com

MUSTAFA PEKÖZ – ARYEN HABER

Okumadan Geçme

‘CİA, Türkiye destekli ÖSO’ya Yardımı Kesti’

ÖSO gruplarına yönelik ABD yardımlarının tamamen son bulacağı belirtiliyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

'