Pazar , 19 Şubat 2017

Lokavitos tepesinde Aşk

Belki de Yalvaç’ın hüzünlü sabahında uyanmıştık. Kaşif bir arayıştır bizimki. Aradıkça yiten, giden varlığımızın bulunmaz kanıtı. Tanrısal kıskançlıkların bir sonu, kendi içimizde kaybolan yolların bir çıkışı olmalıydı. Yalnızlıklarımız, kaygılarımıza harman olmuşken, sen olmasaydın, nasıl kopup kurtulacaktık zincirlerimizden.

Bizi bağlayan, götüren, birleştiren o tılsım var ya, hani düşlerimizin dipsiz sakıncaları, bir de hayal dolu olmasaydı heybemiz, şimdi Lokavitos tepesinde bu kadar özleme mahçup olmazdık. Üzerinde Arya’nın kayıp kuşak çocukluğu, kendi yokluğunda kanıt olma saflığı ve salkımından damıtılmış Gazarta şarabı gibisin… İçesim geliyor öyle doyumsuz, şimdi bu kadar çocuk bu vurulmuş kama acısında olmasaydı.

Yokluğun tarihi bir arşiv gibi, saklanmış arayışlarımızın yokluğunda. Böyle giderken varlığımızın en ağırından, dokunuyor böyle; kendi kendimize bu kadar müsrif ve bigane. Ne çocuk dilimiz ne sevdamız benzemez birbirine. Kayıplık dibinde terekeyiz, tereke, şakiler içinde…

Vurulacaksa birimiz, beraber gidelim… yokluğunda sancı tutar bütün hüzünlerimi…

Giden bütün hüzünlerin ardından, göğüs kafesimde asılmış bir yalnızlık gibisin..

Unutulur mu hiç, o nadasa çekilen ölüm tarlasında henüz Aris’in kirli sakallarının üzerine kanın sıçramamışken, faşizm mahzeninde birileri ölülerini saydığında. Tedirginlik bir sancı gibi göğüs kafesinde, yıkıntılar içinde Truva olmak üzereyken. Tuzak kuluckaya yatmış, ihanet, kendi yuvarında kirlenmiş bir arşiv hazırlığındaymış.

Şimdi sen Lokavitos tepesinde bir Athena, Tanrının kızı, upuzun bir gelinlik heyzeran boyunda, saçların öyle lüle, gamzelerinde yoldaş hüznü, Zeus’un, Metis’in tanrısal ruhunun bir parçası, ellerinde mitralyöz, gökçen gözlerin arpacıkta, nişangah o kadar nafiz ki, bir daha dönse o teyyare, intikam hızında vurulacakmış…

Truva, Truva olalı böyle bir intikam gazabına uğramamıştı. Aşil’in topuğu tedirgin, bir yanı yanan İlion medeniyeti, bir yanı ölü Penthesileia’nın unutulmaz tılsımı ve intikam kıvılcımında tutuşan tanrısal aşkın boyun eğmez çocuğu…

Henüs Musa Sina dağında tanrısal buyrukların telaşındaydı. O içine açılan yolu hepimize açmak için elinin kavradığı asa değil, kılıç kabzasıydı Ramses’e kalkan isyan öfkesi. O tanrısal, masum çocuk heybesinde muştu taşırken, bütün köleler ve vasat adamlar bile vaat edilmiş torakların yolunda zincirlerinden boşalıyordu.

Ve Zagroz zirvelerinde bir Viyan, tam bir Zerdüşt çocuğu, kızıl kahkülleri Sin’nin esmerliğinde yakamoz olmuş, en yükseklikte tanrıyı görmek için Kürtlük aşkına gerdan oluyordu. Kaybolmuş yollarımızın piri, yanan bedenin acısıyla medeniyet arayışında kül olacaktı.

Vuruluyoruz böyle, içerden, dışarıdan, dört mevsim, dört parça gibi.

Bu tarihi arşivler içinde tutulmuşuz şimdi Lokavitos tepesinde. Afrodit’in şavkıyan silüetinin içinde Kürdistan’ın korku ve dehşet çocuklarıyız. Helena’nın o kaçırılmış sehvetinin doruğunda bir yanımız Truva kalesi, bir yanımız en eski, en iyi çoban çocuk, Paris. Tanrıların gazabına beş kala, az sonra topuğundan vurulacak Aşil…

Ve küçük Athena’nın omuzlarında mitralyöz olmuşuz şimdi. Hani Aris daha satılmış hayallerin ihanetinden bihaber, saflık ve devrim rüyasında, bir görsen, bu Teyyare bu semalarda bir daha dönse, Mitralyöz namlusu öyle sabırsız, Athena’nın gökçen gözleri üşüyor arpacıkta. Parmakları arasında tetik bir basmalık kadar yakın, intikam hızında vurulacaktır.

Ta asağılarda, Lokavitos’un gölgesinde gömülmüş tarihin kayıp kamburu Akropolis. Eteklerinde bilinen o filizoflar bahçesi, kaç asır sonra izdüşümleri tarih molasında. Daha çok toprak, su, rüzgar ve ateş belasında dönecek hayat iksiri. Hani sıraya dizilsek, ava rüsor tırmanışında, her biri bilgisinde bir Anaksimenes, medeniyet inşaatçıları, yanlarında yoldaş aşkıyla yürüyen inancın ve sadakatin vazgeçilmez perileri, Pistis’in çocukları. Böyle sıra halinde Kürdistan aşkına tenha olmuşlar en hızlı ve genç olanlarımız.

Birazdan vurulacağız, hep beraber Gazarta sokaklarında, kaburgalarımızda kama acısı, ta Moğol istilasından beri yaralarımızla gömülmemiz adet olmuş.

Ahiydik, ayıp değil ya, sevdik seni hakkıyla, yüreğimizin en dibinden, şifresiz. öyle sevecen, kırcı vurmasın diye…

İşvesiz, sardık kucağımıza gelen, gideni dostça. Doyursak karnımızı, yeter. Nasılsa çıplak doğmuşuz, beşeriz, geçer diye hayat süremiz…

Şimdi oturmuşlar sömürgenler takımı, bir gün ortası, masa başında. Denge, çekim gücü naifliğimizdi aralarında. Ellerinde kalemleri, kurşun gibi, nafiz. Biliyoruz ya okumak, okutmak için değil bizi, doğarken çıplak tenimizle tanıştığımız, çocukluğumuzun korkulu aleti. Bir akşam üzeri tenhalığında, hani erguvani bir hüzün soframızdayken, serdiler bedenimizi bilmedikleri sevdamızla, musalla taşına. Cetvellerini, kan çanağı gözleriyle diktiler sınır taşı gibi kaburgalarımızın arasına. Sonradan lokman kesildiler sureta’dan açılmış, kapanmayan bezemize.

Tutuşur ellerim şimdi yalnızlığında. Bir zemheri vursun da, dağılsın Gayya kuyusunda bütün yangınlar. Yükselir, yükselir içimde Lokavitos tepesi. O bir mevzi, Teyyare vurunca, orada gömülmüş Kürdistan gelini…

BEDİRXAN KÜÇÜK – ARYEN HABER

Okumadan Geçme

Referandum Hayırlarla Ve Hayırlar Kadar Hayırlı Olacaktır

"Erdoğan ve kliği ne yapara yapsın bu referandumda kendisi ve Türk devleti için istediği zaferi elde edemeyecek"

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

'